Problem çözme problemini çözebilmek

Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin, işin kolayına kaçmadan” diye soruyor, büyük ozan Nazım Hikmet, Abidin Dino’ya. Peki, bizler bireylerimize, öğrencilerimize, problem çözebilmeyi, eleştirel ve yaratıcı düşünebilmeyi öğretebildik mi işin kolayına kaçmadan?

Bu düşünme becerileri, resmi öğretim programlarından, resmi konuşmalara, raporlardan, şuralara yazıldı ve çizildi kolaya kaçılarak ve bu durum hala devam ediyor. Düşünme becerilerinin öğretimi, kolaya kaçılmadan yapılmasaydı sonuçlar bu denli sancılı olmazdı büyük bir olasılıkla.
PISA 2012 Yaratıcı Problem Çözme Becerileri kategorisi ölçümünde, ülkemiz 15 yaş grubu öğrencileri 44 ülke arasında 34’üncü sırada yer aldı. 5’inci ve 6’ncı düzey en üst problem çözmede ise öğrencilerimizin sadece yüzde 2,2’si başarılı oldu. Bu oranlar bize, problem çözme becerilerine sahip öğrencilerin ve bireylerin sayılarını arttırmamız gerektiğine ilişkin verileri açıkça sunuyor. Peki, kolaya kaçmadan zoru seçmiş olsaydık neler yapabilirdik ve neler yapabiliriz? Ali Baykal’ın belirttiği gibi, hak edilen başarıların değerlendirilmesi için başarısızlıkların da ciddiye alınması zorunlu, çünkü ölçmesiz ne bilim ne teknoloji, ne de ideoloji vardır.
Eğitim literatüründe problemler 11 çeşittir ve bu 11 çeşit problemin sadece dördü yapılanmış problem özelliği taşıyor. Örneğin, matematik, fizik, mantık problemleri yapılanmıştır. Bu tür problemlerin çözümünde yoğunlukla bilişsel süreçler işe koşuluyor. Karar verme, tasarım, ikilem, sorun giderme, teşhis etme, stratejik performans problemleri ise yapılanmamıştır. Bu tür problemlerin çözümünde bilişsel süreçlerin yanı sıra, duygusal süreçler de kullanılıyor. Ayrıca bu problemlerde birden fazla çözüm önerisi bulunduğundan bunlardan birine karar verebilme bu işin çözümünü zorlaştırıyor. Bu nedenle yapılanmamış problemleri çözmek bir birey veya toplum için o kadar da kolay değil. İşte öğrencilerimiz PISA’nın yaratıcı problem çözme bölümünde bu tür problemlerle sınandılar.
Uluslararası sınav sonuçları incelendiğinde, eğitim sistemimizin, öğrencileri hem yapılanmış (Türkiye PISA 2012’de 65 ülke sıralamasında matematikte 44, fen bilgisinde ise 43’üncü sırada. Yapılanmış problemler konusunda da ölçümler oldukça düşük.) hem de yapılanmamış problemlerin çözümünde istenilen düzeyde yetiştiremediği açıkça görülüyor. Bu sonucun nedenlerinden biri, eğitim sistemimizde bu problem çeşitlerinin, problemlerin özelliklerinin, çözüm süreçlerinin ve farklılıklarının yeterince bilinmemesi. Bu özellikler bilinmediğinde öğretim tasarımları ve sunumlarında yetersizlikler oluşuyor. Bu durum eğitim ortamlarında, her problem aynıdır ve birini çözebilen tümünü de çözebilir varsayımını doğuruyor. Örneğin matematik problemlerini başarı ile çözen bir lise öğrencisi bir türlü gireceği bölüme karar veremiyor veya arkadaşları ile iletişim sorunu yaşıyor. Çünkü her iki olgu da yapılanmamış gerçek yaşam problemidir ve matematik problemi çözme süreçleri bu problemleri çözerken işlemiyor.
Dünya eğitim sistemini şekillendiren iki ana model: Ekonomik ve Entelektüel Model
Bir diğer neden ise eğitim siteminin temel yapılarından kaynaklanıyor. Dünyada iki ana model eğitim sistemlerini şekillendirir: Ekonomik ve Entelektüel Model. Eğitim sistemimiz hala çok güçlü olan ekonomik modele göre tasarlandı. Ekonomik modelde eğitimin amacı bireyi yaşama hazırlamaktır. Dersler ve konular hiyerarşik bir yapılanma gösterir. Yararlı dersler: Fen bilimleri, matematik, fizik, kimya, biyoloji.
Orta derecede yararlı dersler: Toplum bilimleri, sosyoloji, psikoloji, antropoloji, ekonomi, politik bilimler, coğrafya, tarih.
Yararlı olmayan dersler: Beşeri alanlar ,sanat, edebiyat, yabancı dil, müzik, felsefe.
Bu model günümüzde tek başına yeterli olamıyor. Karmaşıklaşan bilgi toplumunda, toplum ve ekonomi de bireylerden farklı özellikler bekliyor. Entelektüel modelde eğitim, yaşamın kendisidir, tüm dersler önemlidir. Eğitimde asıl amaç kişinin kişisel olarak yetkin ve özerk olabilmesidir. Bilginin öğrenilmesi için yararlı olması gerekmez.
Ekonomik modelde ise temel olan bilginin yararıdır. Genelde eğitim sisteminin, özelde ise eğitim programlarının, bir bütünsel yapı içinde ekonomik ve entelektüel modelin her ikisini de göz önünde bulundurarak tasarlanması, uygulanması ve değerlendirilmesi gerekiyor. Heskett, “Tasarım yarar ve anlamın bir kombinasyonudur” der. Bu görüşe dayalı olarak bir eğitim sistemi de ekonomik model ile entelektüel modeli, yani yarar ve anlamı içinde barındırabilmeli. Aksi halde problem çözme, eleştirel düşünme, yaratıcı düşünme becerisinden yoksun binlerce genç kendine ve toplumuna nasıl bir fayda sağlayacak? Bu konu ile ilişkili olarak Coleridge’nin şu dizesi oldukça anlamlı: “Her yer su, su, ama içecek bir damla su yok.”
Özellikle 2004 yılında geliştirilen, öğretim programlarında vurgulanan ve yenilik olarak belirtilen “düşünme becerileri” Cumhuriyet’in ilanıyla hazırlanmaya başlayan programlarda da kolayca görülebilir. Ancak sorun bu becerilerin ne zamandır, hangi öğretim programlarında yer aldığı sorunu değil. Sorun hala bu becerilerin bireylere neden kazandırılamamış olmasıdır. Programlarda beşeri bilimler, toplum bilimleri kapsamındaki derslerin saat olarak daha az veya hiç yer almaması örneğin, felsefe dersleri gibi, bu derslerin haftalık ders programlarında etkin saat dilimlerine konulmaması, öğretmenlerin bu derslerin yerine fen bilimleri konularını işlemeye devam etmeleri, merkezi standart sınavlarda yer alan soruların fen bilimleri ağırlıklı olması, öğrencilerin yaratıcı düşünme, yaratıcı problem çözme, eleştirel düşünme becerilerini kazanamamalarının bir diğer nedeni.
“Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder”
Yaratıcılık, yaratıcı problem çözme ve eleştirel düşünme için temel olan hayal ve estetik beşeri bilimler derslerinin içeriğinde bulunuyor. Ancak hiç ekin ekilmeyen tarladan hasat beklemek uygun mu? Bu derslerin önemini bilerek azalttığımızdan, bir başka atasözümüzü hatırlamakta yarar var: “Rüzgar eken fırtına biçer”

Programlarımızda “Sanat ve beşeri bilim derslerini” yararsız-gereksiz-kullanışsız dersler kategorisine biz yerleştirdik. İbni-Sina bin yıl öncesinden bize şöyle sesleniyor: “Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder.”
Bilim ve sanat hak ettiği takdiri kazanabilirse, eğitim, siyasallaşmaktan biraz olsun uzaklaşabilirse, kuram ve uygulama yan yana yürütülebilirse, eğitimin temeline insan alınabilirse, felsefesi olabilirse düşüncelerimizin ve programlarımızın, işte o zaman yapabiliriz yaratıcılığın resmini bir ülke olarak ve o zaman tasarlayabiliriz geleceğimizi güçlü bir şekilde… Abidin Dino’nun söylediği gibi. İşte o zaman, Buna da ne tuval yeter, ne de boya…
Doç. Dr. Nurdan Kalaycı

Benzer yazılar